27 Mart 2010

Ormanlı - Terkos

Öncelikle Gökhan’a bu bölgeyi bize önerdiği için teşekkür etmek isteriz. Sayesinde çok keyifli bir parkur öğrendik ve gezi yaşadık.


Olay bir şekilde Terkos Gölü’nde leylekleri seyretme fikriyle başladı. Gelirim, gelemem, 15. cemre, trenle gideriz, yok otomobil olsun gibi alternatifler sonunda biz pedalla gidelim diye karar verdik ve 20 Mart Cumartesi çıkıp 21 Mart Pazar dönmek üzere hazırlığımızı yapmaya başladık. Zaten 21’i de ekinoks, yani geceyle gündüzün eşitlendiği bir dönem. Hava da güzel olacaktı. Yani herşey uygundu gitmek için.

Kasım ayından beri tulumlar, çadırlar, çantalar dolapların üzerinde tozlanmış duruyorlardı. İlk iş onları indirip temizlemek, havalandırmak oldu. İnternetten o bölgenin ayrıntılı haritalarını basmak ve km bilgileri yol sorarken çok işe yarıyor. Vatandaşla daha iyi anlaşıyorsun. Çünkü onların km anlayışı bazen çok değişik oluyor. Ha şurada diyor bir türlü şurası gelmiyor. Neyse iMap programından mesafeleri çıkartırken mil/km ayarını yapmamış olmam (gözden kaçırmışım), atlamış olmam sonucu 75 km sandığımız yolun 111 km olması ilk sürprizi yapacaktı. Saat mı bozuldu diye sorup durdum Firuzan’a yol boyunca. Fazla gösteriyor diye sürekli kontrol ettim ayarları. Acaba teker çapı mı değişti, 28” yerine başka bir değer mi girildi, ama sonunda anlaşıldı ki ben mil üzerinden konuşmuşum. Belki bilseydik başka hesap yapar mıydık, ne dersin Firuzan?

Hayat hakkında sorulara cevap arayışında olan bir adama bilgenin biri, ağzına kadar suyla dolu bir fincan vermiş: “Al bunu dökmeden taşı şu yoldan ve geri getir.” Adam dönmüş, bilge sormuş: “Anlat bakalım yolda gördüğün güzellikleri.” “Bardaktan gözümü ayırmadım ki su dökülmesin diye, etrafıma hiç bakmadım.” Bilge eklemiş: “Oysa, ne güzel bir nehrin yanından geçtin, güzel çiçekler, cıvıl cıvıl kuşlar arasından.”

Varılacak son nokta değil, yapılan yolculuklar güzel olan. Keyfine doyulamayacak kadar kısa gibi geliyor insana her ne kadar uzun olsa da katedilen kilometreler. Çevirdiğimiz her pedal bizi o kadar çok güzelliğe dahil ediyor ki her seferinde… Yine gitmek istiyor insan. Bilseydik başka hesap yapardık belki ama keyif yine aynı keyif olurdu. Eminim.

Biraz su eksilmiş olsa da fincanımızdan gözlerimiz hep güzelliklere çevriliydi. Ama gözlerin güzelliklere çevrili olması bazı üzücü şeyleri görmezlikten gelmemize engel olmadı. Yeri geldiğınde bahsedeceğim bunlardan…

Sabah erken kalkıp geceden hazır olan çantaları takmak ve sadece birer sandviç hazırlamak gerektiğinden 7:45 gibi Nişantaşı’nı terk etmeye başlamıştık. Evden sıcakmış gibi görünüyordu hava, ama uzun parmaklı eldivenleri ve içimizde polar yelekleri uzun süre çıkartmadık. Hava yokuş inişlerinde kesiyordu. Nitekim hep gittiğimiz yoldan Levent - Seyrantepe üzerinden Ayazağa ve Kemerburgaz’a ulaştık. Cendere yolunda köpeklerin peşlerimizden koşmaları, bize bir süre eşlik etmeleri, tel arkasında olanların ise hep bir ağızdan bizi selamlamaları artık bu yolun klasiği oldu. Köpekleri görmediğimizde üzülüyoruz, acaba belediye birşeyler mi yaptı diye hayıflanıyoruz.


Kemerburgaz’da mola vermeden devam edelim dedik ve Işıklar’da kahvaltımızı yaparız diye börekçimizin ve çayhanemizin uzağından geçtik, yani Kemer’e girmeden devam ettik Göktürk’e. Amerikanvari evleri ve dekoruyla, asfaltı da biraz iyi olsa neredeyse MUSA (minik usa) dedirtecek bir yerleşim modeli oluşturmuşlar burada, der Firuzan. Evet rengarenk Göktürk. Tüm bu dekoru geride bıraktıktan sonra, artık üstten giden otoyol olduğundan sakin, fazla gideni geleni olmayan eski yoldan, güneşin pırıl pırıl ışığı altında pedallamayı sürdürdük. Ne var ki yolun solunda özellikle, akan deredeki ağaçlara takılmış naylon torbalar ve yol kenarına atılmış molozlar (ne ararsan vardı) insanı öylesine üzüyor ki, sormayın. Bu gezi boyunca maalesef her yerde bu şekilde kirletilmiş doğa parçalarına rastladık. Cezası da öyle ağır ki, ama insanları bu suçu işlemekten alıkoyamıyorsunuz. Buradan tek bir sonuç çıkıyor, bizim insanımız insanlığını unutmuş, doğaya düşman olmuş. Kendinden başkasını düşünmeyen bu hainlere ne yapmalı ki akılları başlarına gelsin?!!

Bu üzüntüler içinde kafamızı başka taraflara çevirip aniden Firuzan’ın “Mustafa soluna bak, direğin tepesindekine bak” demesiyle kocaman bir şahinin (sanmıştık ama kartal olduğu söylendi köylülerce sonra, ben gene de şahin diyorum) havalanmasını seyretmek çok heyecan vericiydi. Kendinden emin uçuşuyla süzülüp gitti. Daha sonra başkalarını da gördük, hatta bu gezide Ormanlı’ya yaklaşırken daha pek çok kartalı tünemiş veya uçarken izledik.

Karnımız da acıkmaya başlamıştı, sabah yarım muzla çıkmıştık ve artık Işıklar’da şu sandviçleri yiyelim diye kahvenin önünde bisikletleri duvarına dayayıp, önündeki açık alanda oturalım dedik (10:00 / 41. km). Ama gelen geçen kamyonlar, topraktan öylesine bir toz bulutu kaldırıyorlardı ki otursak ağzımız burnumuz kum dolacaktı. İçeriye buyrun dediler, haydi dedik ama adamlar sigara yasağına aldırış etmiyorlar püfür püfür tüttürüyorlardı. Duramadık, söylenip çıktık, İhsaniye’de ederiz diye atladık velespitlere aceleyle uzaklaştık oradan.

Ama İhsaniye’ye girmeden yol sola Bolluca’ya saptığından burasını da es geçip, açlığımızı Bolluca’da dindiririz dedik. Zaten orada bildiğimiz bir kahve vardı, çok da güzel limonatası olan. O hevesle, hafiften dikleşen yolu çıktık. Arkasından nefis bir inişle sağda solda yağmur sularınının birikmesiyle oluşmuş göletlerin arasından Bolluca’ya vardık (10:50 / 57. km). Girişte sağımızda gördüğümüz pazarı da gezmeden edemedik. Hem de kısa bir yürüyüş olur diye pazarın içinde bir tur atıp, taze baklanın 2 liradan piyasaya çıktığını gördük. Yoğurtla ve bol dereotuyla çok da lezzetli olur.

Bir bakkaldan, artık hiç biri bakkal değil ya, minicik yerler bile market, veya hipermarket adını almış, ses kayıt cihazına pil almak için durduk. Sonra bildiğimiz limonatacı kahvenin kapanmış olduğunu görüp, başka bir yer ararken sonunda gene bakkalın yanındaki çay evine döndük. Selamlaşmalar, hoşgeldiniz, hoşbulduklar sonucu oturduk hafif yarı kapalı mekana 2 çay ısmarladık ve beraberimizdeki sandviçlerle karnımızı doyurduk.

Fazla zaman kaybetmeden tekrar yola koyulup, Bolluca’yı geçtikten sonra başlayan rampadan Arnavutköy’üne girmeye başladık. İki yerleşim birbirine çok yakın, bitti mi başladı mı pek anlayamıyorsun, tek değişen kalabalık ve insanların hareketleri. Ülkenin bir başka yöresi buraya yerleşmiş sanki.

Arnavutköy girişinde eskiden kilise olup camiye devşirilmiş bir yapı ilgimizi çekti. Daha önceki gelişlerde bunu fark etmemiştim. Acaba tarihçesi neydi?

Bu gürültülü, kaotik kasabanın içinden sıyrılıp kendimizi Çilingir yönüne doğru yokuş aşağı bıraktık (11:30 / 62. km). Müthiş bir inişle süzülerek inerken, sağımızda az uzakta duran (S.Ahmet caminin kötü bir kopyası şeklinde) 6 minareli bir camii de, buradaki insanların pek de zevk sahibi olmadıkları düşüncesine kapılmama neden oldu. Mutlaka beğeneni de vardır, yapıldığına göre!

Arnavutköy’ü bitirirken yanından geçtiğimiz ve selamlaştığımız, sepetli bisikletiyle giden, sonra bize yetişerek konuşmaya başlayıp da “ben sizi internetten tanıyorum galiba, siz osunuz, dur neydi o blog’un adı” demesi hayrete düşürdü beni. Durduk iki laf konuşalım diye. Buralara yeni taşınmış ve bisiklet yolları - gezileri araştırırken bizim blog’a rastlamış ve oradan birşeyler okumuş ve fotolardan tanımıştı bizi. O heyecan içinde birlikte bir fotoğraf çekmeyi atlamış olduğuma çok üzüldüm. Ayrılırken, yaz bana adresini, bir başka geçişimizde birlikte pedallarız diye vedalaştık. Sonra adının Yusuf Boztepe olduğunu öğreniyorum. O tarafa gittiğimizde haberdar edeceğim kendisini ve aramıza alacağız. İşte bisikletin ne de kolay dostluklar kurduğunun güzel bir örneği. İnsan hep yollarda bisikletli gördüğünde selam vermek, konuşmak, tanışmak istiyor. Sanki ortak bir davanın tarafları gibi hissediyor kendini.

Çilingir’e doğru devam ettik sürmeye. Yolda sorun yok, tek durum damperli kamyonlar. Çok fazla gidip geliyorlardı. Sonra Çilingir’de verdiğimiz molada öğrendik ki Hadımköy tarafında yapılan TOKİ inşaatlarının malzemelerini taşıyorlarmış. Bu gezide neredeyse heryerde bu damperleri gördük ve arkasında yazan markasını ezberledik, Özünlü. Şoförler yakın geçmiyorlar, ama o ses ve bitmeyen uzunluk insana her seferinde “aman!” dedirtiyor.

Çilingir de biraz soluklanalım ve bir de yol durumunu soralım diye yol kenarında bir mola verdik. Bahçesine oturup şöyle bir yayıldığımız çayevinde ne içeriz, ne var dediğimizde, çay dışında nane var dedi ocakçı. Haydi ver bir tane. Hani şu tozlardan yapılan içecekler var ya, kuşburnu, tarçın falan. Bu nane ama öyle bir keskin esanslı ki, sormayın. Adamın nefesini bir çırpıda açıverdi. Eskiden Oralet diye bir numara vardı, çok matah birşeymiş gibi içerdik.

Yan masada oturan beyden, galiba buranın muhtarıydı, ayrıntılı bir tarif aldık. Yassıören, Kestanelik yapmamız lazımdı. Google’ın internette gösterdiği yolların çoğu yoktu, veya orman yollarıydı – gidilmezdi. Daha önce bu hataya düştüğümden dikkatli olmaya çalışıyorum artık.

Nanenin verdiği nefesle atladık bisikletlere (Nane çayları Çilingir muhtarının ikramı, unutmayalım, hayatı yaşanır kılan küçük ama değerli ayrıntılardan…) ve bastık pedallara biraz daha kuvvetlice (12:15 / 67. km). 4 km sonra Boyalık ayrımını geçtik (12:30 / 71. km). Sağdan giderseniz Durusu’ya varırsınız. Bizse düz devam ederek sırasıyla geçtik köyleri kasabaları.

Önce Yassıören, sonra Kızılcaali’nin dışından devam ederek Örcünlü’nün içinden ve nihayet Kestanelik’e geldik (90. km). Burada dörtyol ayırımında sağdan girdik Kestanelik’in içine. Düz Saray’a, sol ise Çatalca’ya gidiyordu.

Buraya gelirken yolda çok güzel bir şey yaşadık. Yanımızdan geçen minibüsten uzanan bir el, bize birer portakal sunuyordu. “Yorulmuşunuzdur, enerjiye ihtiyacınız vardır” diyen bu sese çok teşekkür ederiz.

Benim için çok önemli bir yeri olacak bu portakalın, çünkü: Bir yandan pedal çeviriyor, bir yandan da, bir meyva tezgahı görsek de durup portakal alsak, yesek, sulu sulu diye düşünüyordum. Ve, aradan herhalde geçen beş dakika sonrası, bana uzanan bir çocuk elinin tuttuğu portakalı farkedince, inanın çok şaşırdım ve inanılmaz derecede mutlu oldum. Evrenden bir torpilim mi vardı? (Okudunuz mu Dharma Yayınevi'nden Aykut Oğut'un "Evrenden Torpilim Var" adlı kitabını?)

Karnımız da acıkmıştı, bari Kestanelik’te birşeyler yiyelim diye lokanta aramaya başladık. Sorduk, sulu yemek nerededir diye. İleride solda dediler. Gittik baktık, burası “On Numara” diye bir bira salonu ve geceleri hayat buluyor. Jandarmada nöbet tutan asker bize daha ileride bir lokantayı sağlık verdi. Gerçekten de uygun bir yerdi, “Hanımeli Yemek” lokantası, 3 kap yemek 5 lira. Ne varmış diye tezgaha baktığımızda kuru+pilav+cacık ısmarladık ve paylaşarak yedik. Bir de soğan getirdi lokanta sahibi yanına. Yetti de arttı. Ekmek de kıtırdı. Hanımı yapıyormuş yemekleri, elinize sağlık Eda Hanım. Canımız biraz tatlı istedi üzerine, onu da sütlaç ile hallettik (Nuri Bey’in ikramıyla). Çaylar da yandan gelince herşey mükkemmeldi. Daha ne isteyelim…

Tabii yemek boyunca sohbet durumları neticesinde Ormanlı ile ilgili hem yol hem de geceleme işine dair bilgiler toplanmaya başlandı. Gidilesi iki yol vardı: Çanakça, Dağyenice üzerinden dümdüz giden. Diğeri de Dağyenice’den sağa sapıp Örencik, Celepköy üzerinden dolanarak gidilen. Hangisi dedik. İlki dediler, daha düz, diğeri inişli çıkışlıymış. Peki dedik o zaman. Sütçü Necmettin Bey de (yemek yediğimiz lokanta ve kahvenin mülk sahibiymiş): “Orada iki arkadaşım var, selamlarımı söyleyin. Birisi girişteki karşınıza gelen bakkal Nejat Bey, diğeri de öbür bakkal Ömer Bey. Her ikisi de size yardımcı olur” demesiyle, büyük bir sevince kapılarak vedalaşıp, caminin önündeki çeşmeden de mataralarımızızı taze suyla doldurup (nefis bir suyu var-belirteyim), Kestanelik’ten ayrıldık (14:30 / 90. km).

Yemeğimiz sırasında Necmettin Bey’le yaptığımız sohbette Kestanelik’le ilgili şunları anlattı: Köy, Cumhuriyet’ten önce Rum azınlığının yerleşim yeridir. Köyün ahalisi, 1924 yılında Yunanistan ile yapılan mübadele gereği Selanik ve çevresinden getirilen insanlardan oluşmaktadır. Rumlar zamanında “Kestana” olarak adlandırılan köyün ismi “ Kestanelik” olarak değiştirilmiş, bugüne de bu isimle gelmiştir. Bu ismin köyün etrafında bulunan kestane ağaçlarından dolayı verildiği zannedilmektedir.

Halen yazın, Yunan dostları buraları ziyarete gelmektelermiş. Kendisi Rumca ve Almanca biliyor. Zaten girişte bizi Almanca’yla karşılamıştı “was für ein schönes Fahrrad haben Sie”.

Hava artık sıcaktı, durup üzerimden yeleğimi ve eldivenlerimi çıkardım. Oh be - rahatladım. Firuzan da üstünden fazlalıkları attı (yani çantaya koydu tabii ki). Baharın bu güzelliği içinde devam ettik yolumuza.

Çanakça vardı önümüzde, sonra Dağyenice geldi. Hepsi derli toplu küçük köylerdi. Hafta sonu sakinliği sürmekteydi, ortalıkta fazla koşuşturanlar yoktu. Vatandaş sağda solda oturmuş sohbetteydi.

Gayet rahat bir yol burası. Fazla yormayan, hafif çıkan ve inen. Ara sıra küçük bir otobüsün geçtiği (Yeni Bosna’ya sefer vardı buradan), uzaklarda büyükçe bir at çiftliği. Neydi tam anlayamadık, bütün açık manejin üstünü bir şekilde kaplamış mavimsi malzemeyle, uzaktan burası göl mü dedirtecek şekilde.

Dağyenice’de sola Kalfa ve Başak’a giden bir yol ayırımında biz düz Örencik yönününe devam ettik. Ama sonra Örencik’e de sapmayıp Ormanlı’ya gideceğiz.
video

Bisiklet için güzel bir yoldan, Terkos Gölü’ne doğru yokuş aşağıya inmeye başladık. Yokuşun sonuna geldiğimizde, solumuzda göl belirmeye başladı. Ama hafif hafif, önce suların içinde ağaçlar şeklinde, sonra daha büyük alanlara yayılmış olarak. Daha sonra da balık tutanlar gözüktü ve tam anlamıyla göl önümüze geldi. Bir köprüyle gölü aşıp, Ormanlı’ya vardık (15:45 / 111. km). Sağda solda çeltik tarlaları. Ama sular öyle bir yayılmış ki, göl nerede bitiyor, tarla nerede başlıyor anlamak mümkün değil. Sonradan öğreniyoruz ki, bu sene sular çok bol olduğundan, tarlaları kaplamış. Şimdi de pompayla boşaltacaklarmış fazlasını.

Köye girdiğinizde önünüze bir meydan çıkıyor, sağda solda dükkanlar, evler, muhtarlık binası gibi yerler, bir kasap, bir fırın falan.

İlk rastladığımız kişiye Nejat Bey’i sorduk ve doğrudan ona yönelip kendimizi tanıttık. Sıcak bir karşılamayla (anlaşılan Necmettin Bey sevilen birisi) yandaki kahveye buyur edildik. Çaylar, bisküviler eşliğinde tanışarak meramımızı anlattık. Kendisine ait göl kenarındaki arazide kalabileceğimizi, istersek köy içinde de çadır kurabileceğimizi söyledi. Hatta deniz kenarı bile olabilirdi. Beğen beğendiğini. Bizim tercihimiz gölden yanaydı. Sonradan masamıza muhtar Mustafa Bey de geldi ve daha ayrıntılı bilgiler verdi. Köyde muhtarlığın işlettiği 5 odalı bir misafirhane de varmış (fotolarda pembe boyalı bina). Odasını 20 liradan kiralayabileceğimizi, hatta gerektiğinde 3. yatak bile ilave edilip, adam başı 7 lira gibi bir ücrete geleceğini öğrendik (kalmak isterseniz muhtarı arayın). Geceleri soğuk olduğunu, çadırda üşüyebileceğimizi hatırlattılar ama biz hazırlıklıydık ve ısrarlıydık. Hem çadırımız, hem tulumlarımız ve matlarımız 0º C’nin altını rahatlıkla kaldırabilecek efsaftaydılar. Gölün kenarında uyumak için zaten bu kadar yolu tepmiştik. Gökhan bize leylekleri seyredeceğimizi müjdelemişti. Onun için buradaydık.

Ormanlı, 1300 nüfuslu bir köydür. Bölgedeki orman alanının fazla olması ve insanların da geçimini ormancılıktan sağlaması sebebiyle bu isim verilmiştir. Köyün tarihi 500 yıl öncesine dayanmaktadır. Ormanlı köyü, Balkan Harbi ve 1. Dünya Savaşı sırasında İstanbul’un savunmasında önemli bir yer tutmuştur. 2. Dünya Savaşı öncesinde ise Mandıra mevkiinde denize yakın bir yerde düşman mevzileri yapılmıştır.

Nejat Bey ise dertliydi. Bölgede pek çok alan İSKİ tarafından istimlak edilmiş. Bu da hepsinin canını sıkmış. Hem değerinin altında gitmesi, hem de arazilerinin ellerinden alınmasını içlerine sindiremiyorlar. Davalar açılmış bile. Bölgede çeltikçilik (diyebilir miyiz) yapılmakta ve pirincinin de kaliteli olduğunu söyledi.

Güneş de yavaş yavaş inişe geçiyordu. Nejat Bey “gelin size kalabileceğiniz yerleri göstereyim” diye kamyonetine aldı. Bisikletleri kahvede bıraktık ve birlikte yer beğenmeye çıktık. Seç seç beğen, isterseniz burada - isterseniz orada diye diye gölün en güzel yerine geldik. Köyden 3 km kadar uzaklaşmıştık. Yol çatallaşmış ve biz sağdan orman içine giren yola sapmıştık (düz ise denize gidermiş). Birkaç ev geçtikten sonra güzel bir çayırı gösterdi “burasını kullanın, giriş su taraftan, ortadaki çalıların orasında beğendiğiniz yer sizin olsun”. Köye dönüp bakkalından (Ormanlı Gıda Pazarı) yemeklik birşeyler; peynir, helva, ekmek, yer fıstığı, biber gibi şeyler alarak (2 yumurta haşlatalım istedik ama koca köyde bir türlü ocak bulamayınca vaz geçtik sevdamızdan), eşyalarımızla geldik kamp alanına. İşte çalıların arasından bulduğumuz yoldan çayıra çıktık. Tam gölün kenarında konaklayalım istedik ama orası ıslaktı. O nedenle daha geride, hafif bir tepede bulduğumuz düzlükte kurduk çadırı. Saat altıbuçuğa gelmekteydi. Güneş artık ufukta kaybolmak üzereyken, tepede de ay göründü. Hem güneş hem ay ışığı altında akşam için ekmek arası peynir, helva gibi şeylerle, sonra da fıstıkları, yerlere kabukları mı düştü gibi kaygılar duymadan, yiyerek karnımızı doyurduk.

Bisikletleri çadırın arkasına yatırdık, gene de neme lazım diye birbirine bağladık. Güneşin batmasıyla zaten hava da soğumaya başladı. Ardından da karanlık inmeye. Çadırımıza girip günün yorgunluğunu üzerimizden atmak için erkenden uykuya geçelim istedik. Zaten karanlıkta uyumaktan başka ne yapabilirsin ki? Ateş de yakmadığımıza göre. 115 km yol, 6 saat 57 dakika pedal çevirmek sonrası tek düşünce kalmıştı, o da koyunları saymak.

Gece olunca ısı da bayağı düştü. Yanımızdaki termal malzemeler iyi geldi ve üşümedik (doğru eşyaları getirmişiz). Ancak gene de herhalde tedirginlik, alışık olmamak nedeniyle kolayca uykuya dalamadım. Her sese kulak kabartıyor, neydi bu diye meraklanıyorsun. Bir de herhalde filmlerden olsa, hep bir Freddy senaryosu aklından geçiyor insanın. Hani acaba yiyeceklere bir hayvan gelir miydi? Köyden meraklılar olur muydu gibisinden, gereksiz paranoyalarla kafayı meşgul ediyorsun. Bir ara çadıra sanki birşeyler damlıyor sandık. Yağmur mu yağacaktı, başlamış mıydı? Yok rüzgardı derken hiçbir şey olmadan sızmışız. Sabah da kalkmak istemedik. Çok da güzeldi içerisi. Yavaş yavaş çıkan güneşin çadırın içini ısıtması. Kuş sesleri, gölün çırpıntısı, insanı karşılayan tabiatın keyfini yaşamak için gerindik durduk. Keyfimize diyecek yoktu.

İyi ki gelmişiz dedirten bu duruma saatin çok geçtiğini, daha dönüş yolumuzun olduğunu hatırlamamızla, kafamızı dışarıya çıkartıp etrafın kupkuru olduğunu görmek çok şaşırttı ikimizi de. Sandık ki geceden kalan bir nem olacaktı. Manzara müthişti. Göl önümüzde parıl parıl parlıyordu. Etraf yemyeşil. Gökyüzünde leylekler daire çizerek uçuyorlardı. Yavaş yavaş toplanıyorlardı herhalde.

Kahvaltıyı sonraya bırakıp, toparlanıp bir an evvel yola çıkalım diye hareketlerimizi hızlandırdık. Hemen yüklenip köye dönüşe geçtik. Gece gelirken çok özenle bakmadığımızdan şimdi etrafı daha dikkatlice inceleyerek pedalladık. İnekler mandalar gelmekte, otlamaya başlamışlardı bile. Çobanlar onları bekliyorlardı. Selam vererek, selam alarak yanlarından geçtik.

Kahvaltımızı kahvede mi edelim başka bir yerde mi diye düşünürken Nejat Bey’i gördük. İlgisine ve konukseverliğine teşekkür etmek için yanına vardığımızda, bir baktık ki küçük bir paket sıkıştırıverdi elimize. “Buranın pirincidir, afiyetle yersiniz” diye bize ufak bir jest daha yaptı. Kendisine herşey için buradan tekrar çok teşekkür ederiz. Hep birlikte bir resim çektirip…

…kısa bir yol bilgisi alıp Ormanlı’dan ayrıldık (9:20). Ayrılırken meydandaki elektrik direğinin tepesinde bir yuvada iki leylek birbirine kur yapıyorlardı. Onların da bir resmini çekip gölün yanından, köprünün üzerinden geçip, havalanan kartalları seyrederek bu sefer geldiğimiz yoldan değil, diğer yoldan dönmek üzere sola Hisarbeyli’ye saptık.

Erkek leylekler dişilerden daha önce göç ederek yuvayı hazırlamaya başlarlar. Her yıl havaların ısınmaya başlamasıyla birlikte yuvaya önce erkek leylek gelir. Hızlı bir şekilde, geçen yıl bırakıp gittiği yuvayı tamir etmeye başlar. Yaklaşık bir hafta sonra ise, dişi leylek yuvaya gelir. Erkek leylek dişisini kanatlarını hızla çırparak ve gagasını tıkırdatarak karşılar. Dişi leylek genelde 4 yumurta yapar. Yavrular 5 hafta içinde yumurtadan çıkmaya başlar. Yaklaşık 1,5 ay içerisinde yavrular yuvadan uçacak büyüklüğe erişir.

Bir yokuş çıkıp Hisarbeyli’ye varmadan önce son bir defa arkamıza bakıp Ormanlı’ya ve göle veda ettik. Arkasından Celepköy’e geldik. Burayı da geçerek inişli çıkışlı bir yoldan (şöyle ki diğer yolda daha azdı bu hareket) vardığımız Örencik’te kahvaltımızı yapmak için verdiğimiz molada azıcık dinlenip (10:25 / 15. km), kahvedekilerle kısaca tanışıp devamla Yazlık’a doğru hareket ettik.

Haritadaki yanlışlıktan dolayı, yolun devam edeceğini sanıyordum. Meğersem Yazlık son durakmış. Az geride kalan (1 km) sapaktan sağa, Dağyenice’ye dönmemiz gerekirmiş. Hazır gelmişken bu köye, bir oturalım, nefeslenelim istedik ve kahvesinde gene nane çayı eşliğinde köy sakinleriyle tanışmaya başladık.

Sezai Bey eski bir Günaydın gazetesi muhabiri, şimdi bölgesel gazetelere çalışıyormuş. Fotografa olan ilgisi bizi hemen bu konu üzerinde buluşturdu. Laf lafı açtı ve yarım saatten fazla burada kalarak ayrılma saatimiz geldiğinde, çayların müesseseden olması, insanlarımızın bu hoşluğu karşısında, duygularımızın okşanmasına tekrar neden oldu.

Yazlık, 470 nüfuslu olup, köyün ilk ismi “Lezeri” dir. Bu isim 1935 yılında “Yazlık” olarak değiştirilmiştir. Köyün ne zaman kurulduğu tam olarak bilinmemekle beraber Rumlar tarafından kurulduğu söylenmektedir. Bununla beraber köydeki kuyu ve ev kalıntıları ile yaşlı bir çınar ağacından fikir yürütülerek 500 - 600 yıllık bir yerleşim yeri olduğu tahmin edilmektedir. 1923 yılına kadar Rum köyü olarak kalmıştır. Kurtuluş savaşı sonunda Rumlar’la yapılan mübadele sonunda, o zaman Selanik’te yaşayan Türkler’le yer değiştirilerek, şimdiki köy halkını oluşturan 15 - 20 aile buraya yerleştirilmiştir.

2. Dünya Savaşı yıllarında savunma amacı ile yapılan mevziler ve koruganlar ile tank manileri (ray demirleri ve duvarlarla yapılmış) bulunduğu arazi üzerine inşa edilmiş olan Alaiye Şehitliği köyün en önemli tarihi mekanıdır.

Yazlık’tan ayrılmadan önce (12:00 / 20. km) Firuzan'ın bisikletinden çıkan vıy vıy sesin nereden geldiğini bulmaya çalıştıksa da, bir türlü doğru yeri kestiremedik (sonra arka tekerdeki göbeğin kadroya bağlandığı noktadaki, araya yerleştirilmiş lastiğin birbirine sürtünmesinden kaynaklandığını, ufak bir damla yağ ile çözüldüğünü gördük).

Yazlık’tan sonra Dağyenice yolu üzerinde, solunuza Alaiye Şehitliği çıkmakta. Geciktiğimizden dolayı 3 km içeride bulunan şehiliği ziyaret edemedik. Ancak burayla ilgili okuduklarımı size aktarmak isterim:

Çatalca’nın gördüğü en zorlu dönem, Balkan savaşlarının olduğu dönemdir. Bulgarlar karşısında bozguna uğrayan Osmanlı ordusu, son müstahkem mevkii olan Çatalca'ya, 5 Kasım'da Nazım Paşa komutasında gelmiş, 19 Kasım'da Bulgarlar’la burada savaşa tutuşmuştur. Çatalca Savaşı her ne kadar Bulgarlar’ın yenilgisiyle sonuçlanmış olsa da, 3 Aralık 1912'de Çatalca tren istasyonunda ateşkes antlaşması imzalanmış ve bu antlaşmada da Bulgarlar, murahhaslarının kurnazlığı ile masa başında kazanmışlardır. Alaiye (Alanya) taburunun baskına uğraması bu dönemdedir. Bulgarlar, bir tabur askerimizi; henüz yoldan yeni gelmiş bu redif (gönüllü) birliğini biraz da kayıtsızlığımızdan yararlanarak, ani bir süngü hücumuyla şafak vakti baskınıyla şehit etmişlerdir. Hatta bu olayın olduğu sıralarda buraya gelen ordu komutanı Mahmut Muhtar Paşa da yaralanmıştır. Türk kuvvetleri, takiben bu birliğin intikamını almışlardır. 1913 Londra Antlaşması’nın imzalanmasından sonra Balkan devletleri Bulgarlar’a saldırınca, Türk kuvvetleri de Midye (Kıyıköy) - Büyükçekmece sınırını geçmişler. Çatalca bu sırada kurtarılmış, fakat Bulgarlar çekilirken Çatalca'nın Müslüman mahallesini yakmışlar, bir tek Kaleiçi mahallesi yakılmaktan kurtulmuştur (Hiristiyan Rumlardan dolayı). Bulgarlar’ın yenilgisinin diğer bir sebebi de Osmaniye'den gelen redif taburunun getirdiği kolera, tifo vb. hastalıkların onlara da bulaşmasıyla büyük kayıplar vermelerindendir.

Dağyenice’den geçerek tekrar Çanakça ve Kestanelik yoluna girdik. Bu sefer solumuzda kalan at çiftliğinin girişinin resmini çektim. Kapı bile içerdeki meselenin ne büyüklükte olduğuna dair fikir veriyordu.


Kestanelik’te gene sularımızı doldurup (12:45 / 30. km), kavşaktan düz devam ederek İzzettin’e doğru pedalladık. Dönüşü, gelişten farklı yapalım istiyorduk. Hem yeni yollar araştırır, hem de öğreniriz düşüncesiyle.

İzzettin’e yaklaşırken sağımızda, bitmiş ve sürmekte olan site inşaatları dikkat çekiciydi. Her yer sitelerde dolduruluyordu. Yolun bu bölümü düzdü, rahatca pedal basılıyordu. Ancak karşıdan esen rüzgar, yer yer şiddetliydi. Öğle yemeğini İzzettin’de yiyemedik, yer bulamadık (13:15 / 37. km). Sadece köfteci vardı, midemiz de köfteyi hiç mi hiç istemedi! Devam edip, Nakkaş’da yeriz dedik. İzzettin’in içinden sola döndük.

Ama Nakkaş da bir karışıktı. Köyün içine girmeden, dışından dolanınca yol, orayı da kaçırmış olduk. Pazar günü yemek bulur muyduk, bilemiyorum. Hadımköy yoluna çıktık. Uzaklarda 18 tane rüzgar pervanesi dönüp duruyordu. Sabahtan beri esen rüzgar, karşımızdan geldiğinde bizi bir hayli zorladı. Bazen yönümüzü değiştirdiğimizde yandan esti ama, hiçbir zaman arkadan esmedi. Yani hiç de yardımcı olmadı bize.

Bu yol çok daha inişli çıkışlıydı. Yani bir iniyor, Allah diyorsun, sonra bir o kadar çıktığında fesupanallah oluyorsun. O nedenle inişlerde hiç sevinmeyip, nasılsa bunun çıkışı gelecek diye diye, Hadımköy’e varmadan bir kenarda durup yanımızdakileri bari yiyelim, yoksa pilimiz yetmeyecek diye, portakal (dün yolda verilen), helva, yer fıstığıyla karnımızı doyurduk. Etraf yemyeşil olmaya başlamış bile. Doğa uyanmış hazırlığını yapıyordu. Az ileride durmuş bir kamyon ve asfalt döken işçiler yolu kapamışlardı. Neyse ki bizim yolumuz o tarafa değildi.

Hadımköy de karışıktı. Daha önce 2 - 3 kere geçmeme rağmen yönümü şaşırdım. Az kalsın yanlış yokuşu inecektik. Sonra onun çıkışını düşünemiyorum bile. Neyse Sazlıbosna yolunu bulup, önce bir çıkış, ama sonra hayli uzuuun bir inişle Sazlıdere gölünün üzerinden, balık tutanların yanından geçerek, başladık Haraççı’ya doğru tırmanmaya. Gene damperli kamyonlar yanımızda. Bir gümbürtü ki sormayın. Yokuş yukarı yavaşlayan kamyonlara, acaba takılsam mı diye düşünmedim desem yalan olur. Ne de iyi gelirdi. Pek fazla denemedim, ama bir kere traktöre takılmıştım, çok keyifli oluyor bedavadan çıkmak.

Hadımköy’de de yememiştik, bari Haraççı’da yiyelim diye lokanta aranmaya başladık. Önce bir yerde, çayhanede mola verip birer madensuyuyla gırtlağımızı yıkadık (15:20 / 61. km). Yol çok tozluydu. Zaten ortalık da feci haldeydi. Yazık böyle bir kasabanın ortasından bu çapta ve tonajda vasıtaların geçmesi. Gürültüsü, tozu, herşeyi, perişan etmişti ortalığı.

Verilen tarif üzerine bir köftecide bulduk kendimizi, Özel Köfte. Neyin var köfte dışında sorumuza, “çorba – piyaz” çıktı karşımıza. Birer çorba ve piyaz ile açlığımızı bastırdık. Az sonra yanımıza gelen dükkan sahibi, hanım sigara böreği kızarttı, buyrun ikramımız olsun, afiyetle yiyin demesi karşısında çok şaşırdık ve sevindik. Yok çok şişirmeyelim karnımızı falan diye nezaketle geri çevirmek istediysek de büyük bir iştahla börekleri indirdik mideye, çay eşliğinde.

Amma yedik, halimize şaşırdık. Fakat bisikletteyken yeniliyor, hem de çok. Hesabımızı ödeyip (çorba 2-, piyaz 3 liraydı, 1,5 porsiyonmuş bizimkisi), suları doldurup, Arnavutköy’e doğru pedalladık.

Arnavutköy gerçekten bir deliler kasabası. Hem bebeleri, hem arabaları, hem havası ve görünüşüyle sizleri hayrete düşüren bir yer. Nereden gelmiş bu insanlar, nedir içlerindeki duygu anlamak mümkün değil. Gereğinden fazla camiler dikkat çekmekte. Çocuklar sokaklarda üzerine üzerine geliyorlar insanın. Hani burnunun dibinden geçiyor baka baka. Bir de devamlı “hello hello”. Laf söylemesen seni hello sanacak, kendince şaka yapacak. Neme lazım daha yaklaşmadan “ne hellosu lan, her bıyıklıyı baban mı sandın” diye bir çıkış yapma durumumdan hiç de hoşlandığımı söyleyemem. Aksi durumlarda dokunmaya, hatta bisikleti tutmaya kalkışan da olabiliyor. Başka bir yerde, Sulukule’ydi, gidiyorum, birden ağırlaştı bisiklet. Hoppala ne oldu bu velespite diye şöyle dönüp baktığımda, çocuk bagajdan tutmuş, şaka yapıyordu. Belki kötü niyeti yoktu ama, aması var!

Sürratle burayı geride bırakabilmek için Habibler’e doğru yol almaya çalıştık. Bir otoyol, veya duble yol, neyse adı. Hatta üç şeritti, vızır vızır trafik akıyor. Arnavutköy geride kaldığında sağı solu orman, çayırlık bu yolun. Yol kenarına çekilmiş arabalar ve kenarında piknik yapanlar. Arabaların kapıları açılmış hoparlörden çıkan bangır bangır bir müzik. Ortaya serilmiş bir halı ve üzerinde yemek yiyenler gibisinden sahneler geçmeye başladı. Mekan seçimleri gerçekten kayda değerdi. Bu güzelim coğrafyada gel sen otoyolun dibine çöreklen.

Habibler’den G.O.P’ya devam etseydik yolu çok dolandıracaktık. Zaten düşüncemde Pirinççi vardı. Haydi bir görelim bu yolu diye, döndük sola, Pirinççi levhasından, ve önce hafif hafif, sonra dimdik inmeye başladık. Haydi hayırlısı, sanıyordum ki Kemerburgaz’a ineceğiz bu şekilde, ama tam tersi. Önce Pirinççi’ye geldik. Bir çukurun içine yerleşmiş evler. Hepsi gecekondu misali. İstanbul’un dibinde bu yaşam, üzücüydü görmek. İçinden akan bir dere ve tüm ağaçların üzerleri naylon torba yırtığı, çaput artıkları. Bu ekolojik felaket sahnesinin içinden geçerek başladık indiğimiz kadarını tırmanmaya. Çık çık bitmeyen bir yol. Artık “popom” diyeyim kibarca, kaldırmıyordu bu ızdırabı. Ayaklarım yorulmadı, kıçım yoruldu oturmaktan açıkçası. Firuzan’da da durum farklı değildi.

Sanki biri sırtıma bir bıçak saplamış gibi acı duydum omuzlarımda. Arada bir gidonu tutuş şeklimi değiştirip durumu hafifletmeye çalıştım. Etrafa bakmaya devam ediyordum bir yandan da. Sonra biraz olsun kendi acımı unutur gibi oldum. Neden diye soracaksınız? Geçtiğımiz köylerde ve ara yollardaki sokak ve belki de sahipli köpeklerin ve kedilerin halini gördükçe… Çoğu köpek açlıktan öldü ölecek, kemikleri sayılıyor. Etrafı koklayıp, çoğu zaman korkulu gözlerle kaçıverir gibi dolanıyorlar etrafta. Sevgi bence onların fiziksel tokluklarından daha da gerçek ve önemli bir eksik. Sevgi, alaka olduktan sonra gerisi gelir zaten. Ne dersiniz?

Yağan yağmurun birikmesi sonucu oluşmuş, gölet midir nedir anlayamadığım bir su birikintisi kenarında balık tutanlar. Hangi zamanda buraya balık yumurtası düştü de tutulacak hale geldi? Yani neydi, neresiydi, bunca senedir İstanbul’dayım nasıl olmuş da buraya hiç yolum düşmemişti diye şaşırdım kaldım.

Hava da artık kararmanın arifesindeydi. Bu şekilde ıhlaya puflaya K.burgaz’a geldik ve farlarımızı takıp Cendere yolundan Ayazağa’dan Oyak sitesine tırmanışa geçtik. Artık yokuşu çıkacak halim kalmamıştı. İndik ve bir bölümünü iterek geldiğimiz Seyrantepe’den, Levent’in karmaşık trafiğinden (çantalar olduğundan ve de yorgun olduğumuzdan aralardan da geçemiyoruz), Mecidiyeköy’ün içinden Nişantaşı’na vardığımızda, bu yolun iyi bir seçim olmadığını anlamış olduk.

Saat 8’i az geçmişti. Çantaları söküp yukarıya bisikletleri taşımak, ve sonrasında üzerimizdeki tozu toprağı atmak için duş, kas gevşetme gibi her türlü hareketi yaparak rahatlamaya çalıştık.

Gidiş için seçilen güzergah dönüş için seçtiğimiz güzergahtan çok daha rahat geçmişti. Daha az iniş çıkış vardı, daha az trafik sayılırdı. Giderken yol 115 km tutmuş 7 saat sürmüştü, ortalamamız 16,6 km idi. Dönüşte ise 112,5 km'ye inmiş, ama 8:45 saat sürmüştü. Ortalamamız 12,9 km’ye düşmüştü.

Ormanlı gidilecek bir rota, hatta devamını da getirip Yalıköy’e de gidilmeli. Gelecek sefer için bunu düşünüyoruz.

Yol, gidiş: N.taşı > Işıklar 41 km > Bolluca 57 km > Arnavutköy 62 km > Çilingir 67 km > Boyalık ayrımı 71 km > Kestanelik 90 km > Ormanlı 111 km

Dönüş: Ormanlı > Örencik 15 km > Yazlık 20 km > Kestanelik 30 km > İzzettin 37 km > Haraççı 61 km > N.taşı 112,5 km

Not: Ormanlı pirincinden çok güzel pilav oldu. Tavsiye olunur.

Kaynakça:

İlginizi çekebilir Aman dikkat!